Altı Kavuk Üstü Geçiş Kartı

Sedat Karadayı
Sedat Karadayı
Yayın Tarihi : 29-04-2025 11:44

Osmanlı henüz daha Kayı boyu iken ve Ertuğrul Gazi ile Söğüt’e gelip yerleştiğinde, konuştuğu dil göçüp geldikleri topraklarda konuştukları eski Türkçe idi. Yaşadıkları Selçukluların hâkimiyeti altındaki topraklarda yoğun olarak Farsça kelimelerle tanışıp aşina oldular ve birçok kelime günlük kullanılan dillerine yerleşiverdi. Bu süre içinde kuzey Irak ve Suriye topraklarında muhtemelen az da olsa Arapça ile de haşır neşir olmuşlardır.

Selçukluların Dağılışıyla Osmanlı’nın Yükselişi

Osmanlıların devlet olması, Anadolu Selçuklu Devleti’nin artık ortadan kalkmasıyla başladı. O güne kadar Selçukluların Uc Beyi olan Osman Gazi, Selçuklu Devleti’nin Moğol hâkimiyeti altında sona ermesiyle kendi devletini kurma yolunu seçti.

Saray Dilinde Farsça Etkisi ve Balkan Dilleriyle Tanışma

Osmanlı Devleti bir yandan Selçuklu Devleti’nin devamı olarak yaşam sürdüğü için saray dilinde Farsça etkileşimli Türkçe konuşmaktaydı. Bunun yanında batı ile olan iletişiminden dolayı Sırpça ve Rumcanın da etkisi altındaydı. Rumcanın etkisinin olmaması olanaksızdı çünkü Orhan Gazi’nin Holafira ile evlenmesinden sonra gelen gelinlerin çoğu ya Bizans ya da Sırp kökenliydi. Hatta bazıları dinlerini dahi değiştirmeden Hristiyan olarak kalmışlardı. Buna bağlı olarak onlardan doğan şehzadeler de her ne kadar Türk sayılıp Türk geleneği ve İslam öğretileri almış olsalar bile annelerinin Hristiyanlık konusunda hiç etkilemediğini düşünmek biraz saflık olur sanırım. Zaten Bizans’ın desteklediği ve kendi torunları olarak kabul ettiği bazı şehzadeler bu yüzden isyana kalkışmış ve hayatlarını bu uğurda ağabeylerine karşı kaybetmişlerdi.

Fatih Sultan Mehmet ve Harem Sisteminin Kurulması

İstanbul’un fethedilmesiyle Osmanlı tarihinde yeni uygulamalar yürürlüğe girdi. Özellikle Fatih Sultan Mehmet, komşu devletlerin soylu kızları ile evlenilmesinden dolayı imparatorluğun parçalanma riskini ortadan kaldırmak amacıyla Harem sistemini yürürlüğe koydu. Buna göre Türk, hatta Müslüman olmayan esir kızlar seçilerek hareme alınacaktı. Haremde hem Türk gelenekleri hem de İslam örf ve âdeti ile ilgili eğitimlerden geçirileceklerdi. Bunun yanında kültürel eğitimler de alarak üst düzeyde, tam da saraya layık eş adayları ve görevliler yetiştirilmiş olacaklardı. Yeni oluşturulan bu gelenek bir yandan imparatorluğun en azından miras yoluyla parçalanmasına son verirken, diğer yandan da şehzadeler arasında kıyıma yol açacaktı.

İstanbul’un Yeniden İmarı ve Mahallelerin Oluşumu

İstanbul’un fethini gerçekleştiren Fatih Sultan Mehmet, bir süre sonra yıkıntı ve harabe halindeki İstanbul’un yeniden yapılaşmasını sağlamaya çalıştı. İlk işlerinden biri, Anadolu’nun değişik yerlerinden çağırdığı insanları İstanbul’a getirtmek olmuştu. Bunlardan Niğde Aksaray’dan gelenlerin İstanbul’daki Aksaray’ı oluşturduğunu biliyorsunuzdur. Sadece onlar değil başka topluluklar da getirtildi. Bunun yanında, veziri Mahmut Paşa’ya verdiği emirle Kapalıçarşı ve çevresini ticarete uygun hale getirilmesini emretti. Bugün bildiğimiz Mahmutpaşa semti işte o zamandan kalmadır.

Ticaretin Kalbi: Kapanlar, Kapalıçarşı ve Limanlar

Başka bir emirle de bugünkü Eminönü ve Sirkeci çevresini büyük bir liman haline getirdi. Bölgede bugünkü büyük AVM’ler gibi imar edilen “Kapanlar”, hem alıcılar için konaklama yeri hem de satıcılar için tanıtım ve satış yeri ifadesi taşıyordu. Bölgede hala adı anılan Balkapanı ve Unkapanı adları da o zamandan kalmıştır.

İstanbul’a Girişin Şifreleri: Kavuğun Gücü

İstanbul’da ticaret ilerledikçe batı ile doğu arasında önemli bir merkez oluvermişti. Bu şekilde gelişmesine paralel olarak artık her isteyen İstanbul’a giremez hale gelecekti. Son yıllarda elini kolunu sallayan, ülkemize ve İstanbul’a giriş yapabilse de 1475’li yıllardan itibaren kapılarda görevli Yeniçeriler, gelenlerin gidenlerin kıyafetlerinden – daha doğrusu başlarındaki kavuk ve çevresine doladıkları bezlere – değer biçerek içeri alıyorlardı. Başlarında bir şey yoksa onlar İstanbul’a giremezlerdi.

Meslek Grupları ve Kavukların Renkli Dili

Zengin tüccarlar gösterişe meraklı olduklarından dolayı çeşitli değerli taşlar ve kumaşlarla bezeli başlarıyla İstanbul’a girmelerinde sorun olmazdı. Âlimler, hocalar ve hâceler de başlarında değişik uzunluktaki kavukları ve çevresine dolanmış bezleriyle İstanbul’a yakışan ilim adamları oldukları için onlar da rahatça girebilirlerdi. Bir de meslek sahipleri vardı. Selçuklular dönemindeki Ahiler ve Osmanlı döneminde ortaya çıkan Lonca birliği aslında birer meslek kuruluşlarıydı. İçlerinde ayakkabı, saraç imalatçıları, kürk ya da kıyafet imalatçıları, bakırcılar, halıcı, kilimciler ve benzeri daha birçokları da kavuk ve çevresindeki kendilerini ifade eden renkleri taşıyan bezlerle İstanbul’a rahatça girebilirlerdi. Yani başlarında kayda değer kavuk taşıyan herkese İstanbul’a giriş “serbest” idi. Ancak başlarında bir şey olmayan kişiler “serseri” sayıldıkları için yani “başıboş” oldukları için İstanbul’a alınmazlardı.

Serserilikten Serbestliğe: Baş Bağlamanın Anlamı

En başında söz konusu ettiğimiz yere geldik. Osmanlı’da artık Farsça, saray dilinde hâkimiyete geçmişti. Türkçe kullanmak yerine, Türkçeleştirmeye çalıştıkları Farsça kelimeleri kullanmayı tercih ettiler. İstanbul’a girilmesinde sakınca olmayanları seçmek için başlarının bağlı olmasına dikkat ettiler. Yani “SAR BAST” (Sar = Baş, Bast = Bağ) olanlar, yani başlarında bağ olanların İstanbul’a girmesinde sakınca yoktur. Neden? Çünkü “SER BEST” idi.

İstanbul’a girmeleri yasak olanlar ise “SAR SARİ” (Sar = Baş, Sari = Boş) olanlar yani başlarında bağ olmayanların İstanbul’a girmelerinde yasak vardır. Neden? Çünkü “BAŞI BOŞ” idi.

‘Serbest’ Kavramının Kanunlardaki İlk Kullanımı

Fatih Sultan Mehmet’in çıkardığı (1480 den önce) bir kanunda şöyle der; “çavuş ve kâtib timarı beğler zencirinden serbestdir, meger ki umur-ı muazzama vaki ola” yani demek istiyordu ki ; “Çavuş ve vergi toplayan memurlar vergiden muaftır.” Serbest’in burada muaf kelimesi yerine kullanılması o günden itibaren uygulamaya koyulduğunun işareti olsa gerek.

Fatih Sultan Mehmet’in çıkardığı (1480 den önce) bir kanunda şöyle der; “çavuş ve kâtibtimarıbeğlerzencirindenserbestdir, meger ki umur-ı muazzama vaki ola” yani demek istiyordu ki ; “Çavuş ve vergi toplayan memurlar vergiden muaftır.” Serbest’in burada muaf kelimesi yerine kullanılması o günden itibaren uygulamaya koyulduğunun işareti olsa gerek.


Sedat Karadayı

Kaynak: Çetin Altan’ın Milliyet gazetesindeki “Şeytanın Gör Dediği” köşe yazısı ile Nişanyan Sözlüğü